Nisan 01, 2011

room

       Dar ara sokaktan şuanki evime giden yolumun ilk yarısını tamamlamamı sağlayacak araca doğru yürüyordum. Yürümeye başladığımda olacaklardan hoşgörürsünüz ki bihaberdim. Her akşam yaptığım gibi kulaklığımı kulağıma taktım, yürümeye devam ettim, mp3 çalarımın playine bastım, müzik başladı ve o saniyeden itibaren  bikaç metre ötedeki balıkçılar silindi gözümün önünden, onların yerini  genişce bir yol aldı belki de ait hissettiğim tek eve açılan genişce bir yol...
       Hiç aklımda yoktu oysaki... Gündüz düş görür halde yürüdüğüm üçyüzsaniyeden belki biraz daha az sürecek yoldu önümde duran, her adımımda beni evime yaklaştıran daha doğrusu odama ulaştıracak yoldu önümde duran. Tekrarının mümkün olmadığı bir ana sürükledi ve öylece içine bıraktı ruhumu zaman... Usulca yürüdüm kulağımdaki müziğin süresi kadar sürdü yolculuğum anahtarımı çıkardım çantamdan, demir kapıyı hızla geçtim -hep açıktır o- kapıya sokuldum anahtarı kilide yerleştirip sabırsızca çevirdim açıldı. Kapının hemen karşısında duruyordu odam kapısı kıyışık hala, açtım ve gördüm...
      Odam... Herşey yerli yerinde öylece duruyor, kapının sol yanında kütüphanem; dergilerime, kitaplarıma, kasetlerime, biriktirdiğim gazete küpürlerime, duvarda asılı olmaktan eskiyip yerine çoktan yenilerini yapıştırdığım posterlerime ev sahipliği yapan eski tip tv dolabından bozma, üstünde camel sigaramın, çakmağımın ve küllüğümün durduğu kütüphanem...Onun yanında hep üst katında yatmayı tercih ettiğim ranzam, elimi uzattığımda  yataktan doğrulmadan yaktığım ilk sigaram kadar ancak uzak bu iki eşya birbirine. Kütüphanemin önünde her daim fişte duran -her an müzik dinlerdim ben- küçük teybim... Ranzamın yanında iki kişilik olmakla birlikte giysilerimin ancak yarısının sığdığı gardırobum, onun sağında açılmayan eski ama heryerden çok onda oturup dergilerimi okumaktan zevk aldığım çekyatım. Tekrar sağ yaparak her daim dağınık, silgi tozlu, üstünde jilet ve rapidoların, şablonların ve boyalı peçetelerin, en sevdiğim kalemlerimin bulunduğu çizim masama ulaştığımda odam bitiyor.
      Kapının hemen karşısında odanın alanına göre büyükçe bir pencere; biri bir metrelik sabit , diğeri altmışlık olsa gerek gökyüzüme açılan kanattan oluşan... Odamın karşısındaki çirkin betonarme binaya bakan, üstüne oturup  biraz sarktığımda ancak görüş açıma girebilen içinde olmayı sevdiğim odama beni ulaştıran yol. Tepemde her daim, her halini izlemekten keyif aldığım ay...
      Yorgun ve bitkin sığındığım odam, herkes uyurken parmaklarımın ucuna basarak adımladığım,usulca beni içine alan nefes aldığım bana ait tek yer...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder