Aralık 07, 2012

ağıt




Mavi gözlü yakışıklım benim, yumuşak huylu güzel ahlaklı. gerekti mi o kadife tok sesi kibarca bir melodiyle yükselen  azarı bile hoş sedalı dedem benim. Günbegün eriyip bitiyor şimdi. Etleri dökülüyor parça parça, koca bir  kemik yığınına dönüyor bedeni. İşlevini yitirmiş parmakları ne güzel bi elyazısına sahipti bi vakitler. Okuma yazmayı ve uzun yıllar çalışıp ekmeğini kazanacağı şöförlüğü de askerde kendi çabasıyla öğrenmiş,  dag gibi bir delikanlı cimrilik bilmeyen bir kalple ben ilk onu sevdim babamdan bile evvel. bana hep daha bir sıcak baktı gözleri, ondan gayrısına da itibar etmedi kalbim en çok onu sevdim çocuktum sarılır uyurduk kışlar boyu, hafta sonları dedesinin kızıydı irem.  Kalbi ruhu aklı dupduru şimdi, acısı bile kabullenilmiş ta en başından razı...
yine oturalım senle dizdize kilimlide evimizin hayatındaki divanda sen bana elma soy ben hevesle yiyeyim ama acı çekme sen

Aralık 02, 2012

2 Aslinda Bir Konu Var- uyuyana dek mutsuz punk



aslında bi çok konu var ama boşvericem onları...
dört-beş doz hatundan alsam mutsuz punkla devam etsem ama şuan gidip dosdoğru bi kulaklık alsam...
pürüssüz tertemiz olsa ses. sağır olmasam sürekli kulaklıkla müzik dinlemekten. çok şey istiyorum. farkındayım . o kadar da değil sanki. uzun dikdörtgen bir oda 5e 7 yeter valla yeter. kendi elimle ses yalıtımı yapacağım tek tek duvarına yerine, dünyadan steril benim alanım. yere kadar pencereleri olan aydınlık istemediğimde yeşil kadife perdelerimi boylu boyunca kapayıp ışığı dışarda bırakacağım.

Kasım 11, 2012

dönüş

 bişiyler yazmayalı bikaç yüzyıl vardır sanırım tivitırda yaz tumblrda foto paylaş yok şarkı paylaş yok plus yok instagram yok face falan derken paramparça oldum sanki. bloğumu özledim dönüyorum artık ama bana konu lazım deşmeye. kahvemi alayım sobamı yakayım biraz yalnız kalayım aklım tenhaya kaçsın... bi portakal soyup koklayayım, uzun dolaşık cümlelerimde kaybolayım tekrar kağıda döneyim kaleme sadakatime




Ağustos 04, 2012

kasımdan kalan

kasım üç olmuş aramda sevgi seli olmayan aylardan biri kasım. bir hafta öncesine göre karmakarışık bi ruh hali içersindeyim. küskünlük kırgınlık ağır basıyor en çok nedenini bilememekteyim. tası tarağı toplayıp kalkıp gidesim var oturduğumu sandığım köşkten. sigara içme isteği baskın içimde en çok. parmaklarımın arasında o, yağmur yağıyo camdan dışarı bakıyorum sadece bu yapmak istediğim ses yok. bedenim orda, ruhum uyuşuk, migren ağrısı uyuşturmuş tüm beynimi ruhumu kalbimi. geçen dönüş sonrası da böyle olmuştum sanki o büyü dışardan bir elle darmadağın edilmiş bana ait bölge işgal altında ve ben bihaber aciz kalmışım. içim dışım olmuş. parmak uçlarımla ince ince dokuduğum kazağımın orta yerinde dört beş ilme kaçmış tam da ben bitti derken elime alıp kaldırdığımda gördüğüm manzara ruh halimin sebebi. telafisi imkansız bi boşluktan bana bakıyordu gerçek. canımı yakan. söküp baştan dokumak mı gerek diyorum koca kazağı. ilk bakışta, neden onarmaya çalışayım ki benim hatam değil, kaçmak isteyen buyursun gitsin diyorum zaten yeri orası değildi. düzenli bi şekilde sıraya dahil olmamaktı derdi zaten.

midnigt

alışkın olmadığım bi seyir alanından bakıyorum sola devirmişim kafamı ezberlemeye çalıştığım bir ritm üstünde kulağım. kulağımı yaslamışım görüyorum kulağımı yaslamış duyuyorum huzurluyum keyifliyim. popcorn yiyip film izliyorum. dünyaya bikaç adım yakında ama hiç olmadığım kadar uzaktayım. kafamı kaldırdığımda bir çift göz bana bakıyor böyle güzelini görmüş müydüm diyorum bana bakan. kafamı kaldırıp geceye bakıyorum soğuk ama değmiyor bana ben sıcacık olmuşum yanmışım sol yanağım terlemiş kafamı kaldırıp sevdiğim ritmi öpüyorum kulağımı yaslıyorum yine. bir hayata uzanmışım onu giyinmişim pariste gece yarısı geziniyorum ben sen karışmış b ye tersten dolanmış s. derimin altından yürüyorsun şimdi parmak uçlarımdan içeri kaçıyor tenin

Cibelle - Green Grass (with lyrics)



     üst katta oturan başımın tacı şarkıyı üçüncü kez dinlemek son tetiği oldu bu yazının bir aylık bir şey çünkü kafamda harfleri bir araya yanyana getirmeye çabaladığım. acıyı yazmayı yazdıkça çoğaltmayı her şeyden çok sevdim onu yaşamaktan bile. bu akşam iş çıkışı ikinci dolmuştan indim eve doğru yürürken iki farklı acıyı gördüm. biri iki farklı bedene bölünmüş, bir diğeri de tek bedende bu sefer. ayaküstü 3-5 cümle konuştuk hangi cümle anlatabilir ki dedim onlar yürümeye devam ederken ben kalakaldım öylece.
     genellikle her akşam o yolu yürürüm eve ulaşmak için ve son bir aydır o iki aileden birilerini görmeyeyim nolur diye dua ederken buluyorum kendimi.ve maalesef her akşam sapsarı güleç yüzlü ufaklığı görüyorum. dördüncü yaşına iki ay kala babası elinden kayıp tahta boşa düşmüş bir sevimli ufaklık olan biteni kavrayamayan.
     nasıl bir şeydir diye düşünürken buluyorum kendimi ne kadar bu duygudan kaçsam da akıl sağlığımı düşünmeliyim çünkü. ben daha 15-16 yaşlarımdayken acıyı kendime temel gıda maddesi seçmişim ne kötü bir seçim ve de bu.
     o ufaklığın babasının yirmi belki biraz daha fazla yıl önce beraber aynı mahallede koşuşturduğu çocuklardan biriyim. o yaşlarda anlam veremediğim bir hastalığa sahip bir oğlan çocuğu. kalabalık bir arkadaş grubuyuz henüz erkeklerden steril hayata geçmemişim ben, koşuyoruz ben en hızlılardanım hala o vakitler. onu durduruyor abisi kızıyor biz de bizden birkaç yaş büyük abiye kızıyoruz çünkü en büyük hata oyunu kesmek hala o sıra bizim için. bizi kenara çekip kalbi delik doğdu o, pil var kalbinde diyor. anlamıyoruz tabi pille kalp nasıl çalışır ve hatta kalp nasıl çalışır oyuna devam oğlan kenarda bakıyor bir süre. üzüldüğümü anımsıyorum oynayamıyor bizimle diye.
     yıllar geçiyor tabi üstünden büyüyoruz iyileşiyor seviyor evleniyor bir oğlan çocuğu oluyor ve lanet bir hastalık iki yıl süren direnç ve acı bir final. ardından bir sürü acı anı dinliyoruz ardından kanım damarlarımdan çekiliyor duydukça sağır olsam kör olsam diyeceğim türden.
     burda en kuytulara dalıyorum ben nasıl birşeydir bilmek. bütün sevdiklerini bırakıp gideceğini bilmek. aklıma babam ve oğlumun o baş döndürücü kalbe bir sürü bıçak darbesini fütursuzca saplayan sahnesi geliyor. gece sırtım boşlukta yatmış ve karabasan görmüş gibi irkiliyorum bir perde kalkıyor gözümden. genç bir ölü olmak ardında bir ufak çocuk bırakacak insan son bir ayında nasıl delirmez nasıl çevresine hastalıkdaşlarına  moral olur da tedavi gördüğü hastanedekiler cenazesine gelir ve de sevgili babannemin ruhunu çalıp götüren o kötü komşu şehirden. o da fikret gibi bir konuşma yapmış mıdır ailesine ona iyi bakın diye. tüm o beylik lafların o manasız heveslerin hırsların kocaman bir tokat yediği bir konuşma yapmış mıdır ya da tasarlamış bir yerlere yazmış mıdır. yıllar sonra iki aylıkken kaybettiği babasına mezarı başında hesap sormuş mudur kimse kuzenim gibi neden bıraktın gittin beni diye.
     her sabah yürüdüğüm yolun üstünde iki mezarlık var ilki yeni diğeri eski mezarlık diye kayıt altındadır. akşam ki kısa sohbette nasıl bir pervasızlıkla dedim o korkunç lafı bilemiyorum. kadın gözleri dolu dolu iki yıldır sürekli gidiyorum iyi oldu evet köye götürüp bırakmadığımız eşimi dedi. kırk yıllık eşinin ardından hala dal gibi titreyen hatuna saygım nasıl da büyüdü devasa bir boyut aldı. kalakaldım acının ardından onlar yürüdü gitti ben ordayım hala.
    iki ay evvel sapasağlam duran oğluyla oyun oynayan bir baba yok şimdi acı dolu gözlerinden kaçtığım içine düşersem kaybolurum orda diye. eger bir vakti varsa ölümün en erkenine kapılıp gitmiş bedeninin ve ruhunun hızına yetişemeyen bir kalbe sahip o küçük erkek çocuğunun koşamadığı mahallede oğlu koşuyor oynuyor bir yanı eksik bilmiyor.
    iki tane arkadaşım oldu dört yaşında babasını yitiren erkek olanı omzum derdi babasına ne isabetli bir benzetme demiştim evet öyle öyle olmalı da. zor.

Mayıs 28, 2012

Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Geleneksel Mahşer Günü



bende bazı şarkılar böyledir yani şöyledir; ilk dinleyişte hiç ilgimi çekmez sonra aylar sonra dinler tanıdık geliyor bu melodi derim nerden hatırlıyorum kim bu yahu derim. dandadadan' dan -bi dan daha yazarsam kahkahayı basarım sanırım- tanıdığım sesmiş korhan futacı. bu şarkı değil ama bahsettiğim ''abrakadabra'' nerden hatılıyorum diye epeyce düşündüm sonra bi şimşek çaktı onu da hatırladım - b vitaminine devam irem- yasemin moriyi keşfettiğim zaman hatunun bloğunda bu şarkıya çekilmiş klibi izlemiştim öyle gözardı etmişim ve kötü de etmişm. grubun ilgimi cezbedişi de bikaç şarkısını ancak sevdiğim  nükhet durunun ben gine sana vurgunum şarkısının kfko yorumuyla oldu. kürk mantolu madonnayla sevemediğim sabahattin alinin şiiri olması da ayrı bir tevafuktur efenim. çünkü ben kuyucaklı yusufla sevme denemesi yapıcaktım tam da sabahattin aliyi:)

Mayıs 17, 2012

keyfim olabildiğince yerinde bu aralar. koşmak bisiklete binmek arkadaşlarla takılmak boşboş konuşmak öyle deniz kenarında saatlerce susmak ve yahut kitap okumak istiyorum. ve en mühimi ata binmek istiyorum geçen gün tumblrda gezinirken ve hatta fotoların içinde kaybolmuşken kocaman bir engelin üstünden düşercesine atlayan bir at fotosu bu isteğime sebep oldu. anlatamam sanırım bana hissettirdiğini gondola binmek gibi bişiy korkarsın ama bu seni vazgeçirmez aksine daha da heyecanlandırır. bir de bir foto daha vardı bu hissi uyandıran bende dar bi ray ve aşağısı uçurum bunun gibi bişiydi.

Mayıs 06, 2012

neil young iyidir sevilir sayılır punktır mükemmel bir sesi vardır şarkımı söyler ve bir sürü şey vardır seveceğim onda. kriter denirse buna denmese de olur ya neyse bu üç özellik yeter onu sevmeye. beni seslendirdiği için bile sevebilirim onu sırf bu şarkı için bile. aslında en önemli kriteri gerçekleştirmedi henüz onu da yaptığında tamam olucak marco foggun dediği gibi bir ölsün bu dünyadaki özel dosyasını kapatsın
uçmak için kanatlara ihtiyacım yok demişti fridada kahlo. ne olacak bu yoksunluk duygusu diyorum bende. bacaklara sağlıklı bir omurgaya ihtiyaç duymamam mı lazım benim de uçma dürtüsü için sanki. hoş pek de sağlıklı bi omurgam yok. ağrılar vs. bıkkınlığıma sebep mi bıkkınlığımdan mı bu ağrılar artık herşey karıştı birbirine dağınık olmalı benim adım. hem de her manada bunu genişletmeyeceğim istemiyorum bunu. derininde kaybolmak istemiyorum sözlerin

Mart 25, 2012

Kaybedenler Kulubu - Kaybetmek

in your room

     Merdivenleri tırmanışımı hatırlamıyorum sadece ordayım öncesi yok. Bakınıyorum etrafıma gördüğüm yıllarca bi köşede kalmış unutulmuş bir çatı katı kocaman hem de. Örümcek ağları kaplı tüm tavanı, alt katı çift dairedir diyorum kendi kendime ikiyüz metrekareye yakındır büyüklüğü, alt katları düşünüyorum hayal edemiyorum sanki zemini çatı katı gibi geliyor bana. Bu haline ev demek güç aslında  ama terkedilmiş bu yer evimmiş... İnşaat halinde ama benimmiş sanki sahip olmak bu kadar kolay ve mümkünmüş gibi, bir sürü usta çalışıyor tadilat var, dış duvarları ve çatısı olan bir mekan yeterli diye düşündüm sanırım burayı kurarken hayalimde...
     Hayalini kurdum mu bir evin diye düşünüyorum şimdi, bir yerlere bir şeye bağımlı olmaktan- vazgeçememekten korkar gezdim yıllarca, otuzumu görmem zaten derken -iki ay kadar gördüm- kolaydı rahattı her şey sanırım bir şeyler oluyor bende dün yolda yürürken artık ölmek istemiyorum dedim yaşamak istiyorum ama nasıl yapacağımı bilmiyorum sorun bu asıl sorunum bu işte nasıl? Sevdiğim bir sürü şey var; yapmayı sevdiğim bir sürü şey, sevdiğim az ama yeterli sayıda insan var. Sürekliliğe dönüştürmekten kaçınmayı alışkanlık haline getirmişim rutine binmesin hiçbir şey derken bir yerlerde hata etmişim ama göremiyorum ne olduğunu. Aksinin nasıl olacağını bilmiyorum aslında bunun gerekliliğine inanmıyorum sanırım. Olsun diyorum ne olmuş ya da ne olur ki olmasa eksik olsa yahut hiç olmamış olsa ne olur hiç bunun cevabı hiçbir şey olmaz . Dönüp dolaşıp ölüme saplanıyor fikirlerim, bedenim külçeleştiriyor hadi artık diyorum
     Dün uzun uzun yürüdüm -yürümek iyidir-  kulağımda müziğim, bahar dönmüştü insanlar keyifliydi herkes dışardaydı bir şeyler yapıyordu mutlu gözüküyorlardı yanlarına koşup kollarına asılıp nasıl yapıyorsunuz nasıl pes etmiyorsunuz demek istedim, en sevdiğim yerden denizi seyredeyim dedim bir çay iyi gelir, içime kocaman bir yalnızlık ve son çöreklendi vazgeçtim, caddeyi tırmandım kalabalık içinde dokunmasınlar bana diyerek hızlıca  ve gözlerimi kaçırarak yürümeye devam ettim sonra geri döndüm hızla tekrar çıktım dik yokuşu, bana kalsa bunu sürekli yapabilirim hiç bıkmadan hem de. Bıkarsan da bıktığın an en yakın dar bir ara sokağa sapıp kapalı bir mekana kapatabilirsin kendini korkma dedim. Yapmadım ama bu sefer iki kez yetti koşa koşa bir dosta gittim iyi geldi tekrar kendime dönene dek tabi.  

Şubat 29, 2012

central parkta gölün içindeki balıklar

    Seyirdeyim öylece bişeyler oluyor ben sakince izliyorum. haftada bir biraz hayata karışıyorum önceden bu karışmanın daha çok olmasını isterdim artık istemiyorum. iyi böyle cidden yüzeyimde bıraktığım etkinin-fikrin çok çok üstünde iyiyim büyük bir insan topluluğuna oranla gayet iyi durumdayım ve hatta abartayım mükemmel hissediyorum. elbette bi mükemmeliyet söz konusu değil! bazen espri yaparken kendimi şeldın gibi hissediyorum sadece o ütülenmiş yüz ifadem ve bazingam eksik (burda gülünecekti).
     Geçen cumartesi çavdarın toplantısını yaptık sarman k.k ( ''hey kaptan bizim kaptan'' diyesim geliyor her klüp dediğimde) ekibimizin büyük çoğunluğuyla. benim açımdan cidden keyifli bir toplantıydı doğrusu kitaptan öte  beni etkileyen Sallinger'ın biyografisiydi (http://www.pandora.com.tr/urun/uzuntu-muz-kabugu-ve-j-d-salinger/232909) .Cuma gecesi erkenden yatağıma yattım gece lambamı yaktım kitabımı elime aldım. Okuma tarihimdeki bir gecede en uzun okumamın üçüncüsünü yaptım (ilki kinyas ve kayra  ikinci de  mişima okumamdı). Bu seferki bi roman değildi bir biyografiydi tek fark buydu. sanırım biyografi okumalarını sürdüreceğim ansiklopedi okumalarım geldi aklıma sanırım oradan kalma bi sevda bu da. Bir gecede 200 sayfayı kitabı elimden neredeyse hiç bırakmadan okudum, bu insanlık için değil ama benim için büyük bir şey,  30. sayfayı görmeden ya kitap yüzümü monte olmuş şekilde ya da ışığı kapatır uyurum yani normali budur gece okumasının :) Sanırım biyografi bir nevi özel hayata dikiz olduğu için cezbedici geliyor bana, her ne kadar canınız cehenneme bana ne hayatınızdan tavrı yüzüme oturmuş olsa da bende merak ederim elbet insanların neler yaptığını ama biraz farklı tabi bendeki merak bi kere şahıs ölmüş olmalı ne bileyim bir dostoyevski  olmalı evet bunu bir kriter yapabilirim kendime bir dostoyevski olmak afili bir cümle oldu. Sürekli midnight in paris havasında yaşadığımı filmi izlemeden önce fark etmiş miydim doğrusu öncesinde bu konuyu düşünmüş müydüm hatırlayamadım şimdi. Neyse bu yazının asıl amacına dönmeliyim artık, üzüntü ve mu kabuğu diyordum; sallinger hakkındaki bilgim ilk gönülçelen okumam ve beğenmememle ve bir de yükseltin tavan kirişini ustalar-seymour bir giriş'i okuyup bayılmamla sınırlıydı. Bu sınırın içine de şöyle girmiştim; biraz teomandan biraz bundan bir on yıl önce yakın bir arkadaşımdan almış olduğum edebiyat kursundan işte ucundan bucağından meraklanmıştım Sallinger' a gizem ilgi uyandırır ya hep öyle birşey sonra iki kitabını okuyup rafa kaldırdım ta ki kitap klübünde çavdarı tekrar okuyacağımızı öğreninceye kadar buraya bir nokta koymalıyım.  kitabı sipariş verirken biyografi ilgimi çekti kitap çerez gibi zaten üç günde biter bari biyografiyi okurum demiştim çok isabetli bir kararmış doğrusu kendimi tebrik ediyorum burdan:) Münzevi hayatı yaşadığı son otuz yıldan geriye doğru gittiğimizde içinde bulunduğu ikilemi sürekli sansasyonel bir yazar olarak her dakika toplumun önünde yaşamış biri Sallinger. Hem yazılarının yayınlanmasını istiyor hem maruz kaldığı sansürden ve de insanların yazdıklarından çıkardığı manadan rahatsız oluyor hem popülerite istiyor hem istemiyor. Sansürü anlarım ama yayınladığın kitap-öykü senden çıkmış oluyor bir noktada bu da dehanın verdiği çelişki midir bilmem olabilir. O da en son popüler dünyadan elini eteğini çekip bize hiçbirşey söylemeden otuz yılını geçiriyor ama sanmıyorum ki susuyor . Bize de gizemin cazibesi kalıyor aynı burçtaşı diğer bir efsane syd barett gibi. Her ne kadar çavdar tarlasında çocukların çok fazla abartıldığını düşünsem de sallinger benim kalbime çok sağlam yer etti okuduğum biyografi sayesinde. 
     Biyografiyi okumasam, çavdarı ikinci kez okur bir kaç yeri hatırlamadığımı farkeder geçerdim, düz bir dili vardı romanın, gerçi bu çeviriden de olabilir. maalesef bunu bilemiyorum. asıl dilinden orjinalinden okumadan kavrayabileceğim bişiy değil. ve bir üçüncü okumayı hakeder mi bu kitap bilmiyorum.
     Bildiğim ne mi var, biyografiyi okuduğum gece sabaha kadar yazarla aramda kara kitap sonrası kabus-rüya arasında sürekli gidip gelen  bi iremi seyrettiğim hayal alemi oluştu. buna bağ demeliyim holdenın deyimiyle okuduğum kitabın yazarına telefon açıp konuşma isteği. geçen gece ikinci kez rüyama girdi jerome-david-jerry ve yahut sallinger her ne demek isterseniz -ben jerome ya da j.d yi seçerim sanırım- ve bana tutmuş neden hemingwaya kızgın olduğunu ne kadar arkadaş olsalar da ona neden öfkeli olduğunu anlatıyordu. beynimde bunları kurgulayan ayrı ayrı biriktirdiğim yüzlerce bilginin iplerini ucuca ekleyip, bunu bana başkasının fikri-sözüymüş gibi sunan beynimin o güzel kısmıyla oturup konuşmak isterim sağlam bir kurgu kabiliyeti var çünkü bende bulunmadığını inatla iddia ettiğim bişey kurgu ama değil-değilmiş işte. j.d ikinci dünya savaşı dahil yaşadığı müddetçe ülkesinin girdiği tüm savaşlara katılmış bir subay, öğrendiğim üzere de ölümün hafızasında bu kadar derin izler açmasının en önemli sebebi de birebir ölümün içinde yaşaması, burda benim beynimin kurgu kanadı olayı burdan tutup hemingwayin savaşla barışık hallerinden ötürü aralarındaki sürtüşmeyi açıklamış bulunuyor. bunu sevdim cidden sevdim bu yaptığım fiili bişey olsa yaptıklarıma kılıf uyduruyorum derdim sanırım ama şimdi fikirlerim alt yapılarını uyduruyor kendimce kendimi çözümleyip kendimden manalar çıkarıp biraz kendimi şımartıyorum. sanırım artık hakediyorum şımarmayı.
     Klüp toplantımızda değinmeyi unuttuğum bir nokta vardı kendime kızdım nasıl unutursun irem çok önemliydi nasıl diye. unutmayayım diye nerdeyse ip bağlayacaktım parmağıma ama unuttum oluyor böyle üzücü. kendimi kocaman bir lambaya benzettim toplantı sonrası ve bu beni çok mutlu etti, konuşmalar arası suskunluğun, sıkılmadan değil  ''hımm cidden böyle düşünmemiştim'' tarzı bi tepki olduğunu umuyorum:))
unuttuğum ve çok mühim olduğuna inandığım şey şuydu; jerrynin holden kılığındayken ki ölü kardeş takıntısı,  masumiyetini henüz kaybetmemiş çocuklara duyduğu hayranlık ve sevgiden ibaretmiş gibi duruyor. holden'ın tek amacı uçurumdan aşağı düşmesin diye çavdar tarlasında oynayan çocukları kollamak. benim derdim bunun altyapısını çözmek-çözmekti hayatını okuduğumda j.d.nin ablasıyla kendisi arasında çok fazla kardeşinin ölü doğduğunu öğrendim ve j.d de ciddi derecede ölüm tehlikesi yaşamış bir bebekmiş, annesiyle çok güçlü bir bağı var j.d.nin her yaptığına tam destek vermiş bir anne bu cidden çok büyük bir şans neyse j.d ölü kardeşler ilişkisini böylece çözmüş oldum kendimce. elbette şiirin manası şairin karnındadır o ayrı:))




Şubat 18, 2012

bi hayali sevmek daha güvenliymiş bunu anladım. daha önceden düşünmemiş miydim bunu? düşünmüş olmalıyım ama sanırım olaylar ve kişiler değiştikçe yepyeni bi dünya gibi önüme seriliyor sorunlar çözümler vs. tüm o tantana. güven en çok ihtiyacım olan şey ve hatta tek şey. kendime en çok da. bu sarsıldı sanırım yani sarsılmıştı da epey düze çıktı sanıyordum. isteksizliğim hiçbişeye inancımın kalmamasından dolayı. yani elbet ceset gibi de değilim heyecanlanıyorum ama artık çok kısa sürüyor bu hal, aniden yorgunluğa teslim oluyor parmaklarım omzum zihnim. başımı ağrıtmayacak kadar düşünüyorum çarşambadan bu yana iştahım da iyi artık bi sakinlik çöktü üstüme. dinginlik değil sirkelenmiş de kendime gelmiş gibiyim biraz migren uyuşukluğu kaldı sadece beynimde geçer. yazmak istiyorum kağıda en sevdiğim kalemimle ama bu klavye bu ekran ruhumu esir aldı sanki olmuyor onsuz. bense her şeyden vazgeçmek istiyorum şimdi burda çantamı bile almadan gitmeliyim. bunu yapamıyorsam hapisim zaten. neyse

Şubat 11, 2012

öyle zor öyle zor öyle zor


bi sandalye çek ve otur...

sevgili günlük

çavdar tarlasında çocukları okuyorum bu ara kitap klübümüz vesilesiyle. ikinci kez okumak fena halde iç bunaltıcı olacak sanmıştım ama olmadı çok fena sarıyor benim de holden gibi sövüp sayasım var herşeye herkese sanırım ondan iyi geldi. gerçi ben yükseltin tavan kirişini ustaları tercih ederdim bana kalsa ama sanırım o öyküydü biz roman okuyoruz tabi. sallinger ın biyografisini okuyacam bir de tabi üşenmezsem. projelerim yığıldı bi yandan yarına yetişecek işimi yapıyorum gerçi kim pazara proje teslim sözü verir ki benden başka.
adım gibi biliyorum ki bu saldırgan halim bi suçlu arayışımdan kendime kızgınım derken bile bir suçlu arıyorum tüm yükü yükleyeceğim. mutsuz punk zamanım gelmiş

yokum

ölesiye yorgun hissediyorum ölsem geçer mi bilmiyorum. gece telefonu elime alacak kadar gücüm olsa upuzun iki cümlem şimdi bi yerlerde kayıtlı olacaktı belki onu yazacaktım şuan. çağrışımla falan yakalamak da istemiyorum. tam uyuşmamış beynim, biri kelimelerle harflerimle ilgiliydi hatırladım şimdi. belki sadece yazmam gerek unutmak için yazmak dönüp bakmamak geriye nasıl olmuş diye. kelimelerim muhatabına doğru yol almaya başladığında havada harflerine ayrılıyordu manasını yitiriyordu bikaç harfi eksik kalıyordu ben hep eksik konuşurum zaten. aslında konuşmaya ne gerek vardı kötüyüm diyorsam kötüyümdür. bırak anlat demeyi dur biraz yanımda  ya anlatırım ya geçer. anlamıyorsun demekle geçiştiriyorum bi yerlerde büyükçe bi hata yapıyormuşum hissim duruyor cebimde. arada çıkarıp bakıyorum sonra cebime koyuyorum tekrar. belki evet çok yoruyorum çok yorgunum ondandır. yorgunken tek derdimiz uyumak olmalıdır elbette! ama ben uyusam da gerçekten daha ağır bir rüyaya düşüyorum, etkisinden çıkamıyorum uzunca bi süre -ve siz sadık okuyucularım benim uykuyla rüyyala kabusla olan ilişkimi iyi biliyorsunuz neyse- . tekerleme gibi geliyor üstüme üstüme. geçen gecelerden birinde bir rüya gördüm kabusgillerden ve yine ve yine... bıktım rüya görmekten. kendimi ölesiye çaresiz hissettim anlatıp ta tekrar hatırlamak istemiyorum bu gece o rüyaya devam ettirmek istemiyorum. savaş çıkmıştı ve ben hiç birşey düşünemiyor ve yapamıyordum kendim için bile bu kadarın söyleyebilirim yeter bu kadarı size de kabus gördürmek istemiyorum doğrusu. sabaha karşı uyandım rüyaymış şükür dedim sonra tekrar uyudum ki saat sabahın körüydü neyse neyse tekrar aynı rüyanın içine düştüm. berbattı. uyandığımda kendimi otuzunda güçsüz sağlıksız hiçbir birikimi olmayan bir kadın olarak gördüm. ağzımda acı bir tat vardı hala bile var. mayhoş birşey yemişim de dudaklarım büzüşmüş gözüm hafiften kısılmış gibi - en çok da mayhoş bişiyler yemeyi severim ben- anlatmayacaktım güya. bu kadarı yeter ama cidden bu sefer.
dün akşamdan beri pek bişey yediğim yok, sanki iştahımı biri aldı götürdü bi yere sakladı. sigara içesim var gerçi denedim hiç keyif alamadım hiçbişeyin eski tadı yok sanırım başım ağrıyor başımı nasıl ağrıtıcağımı çok iyi biliyorum cidden

Şubat 06, 2012

otuz

       kendi adıma doğum günü kutlama faslını kapattım artık! bunalımda falan deilim tamam otuz yaşıma girdim ve teyze oldum bu ikincinin hele hele üzülmeyle hiç alakası yok. sürekli otuz oldum amanın üstüne birde teyze oldum deyip duruyorum. tekrar adedim arttıkça bana bile fenalık geldi yazayım da bu faslı kapatayım artık dedim . hayatımda yıllar içinde rutine binen ender şeylerden biri doğum günümü kutlayan dostlarımın sevdiklerimin sırası,  dakika dakika biliyorum kimin kutlayacağını bu güzel kısmı işin aslında. bir de telefon elinde uyuyanlar var tabi telaşa mahal yok öğlen doğmuşum. bu sene beni en çok mutlu eden oğlumun kutlamasıydı, video kayıtlarımızı ömür boyu saklarım sanırım. tek kelimeyle harikaydı usulca izledim-izliyorum- büyümesini ve bu seyir her an heyecanlandırıyor beni. elde var bir. son bir yılım şöyle bi bakıyorum da cidden tüm zorluklarına rağmen güzel renklerle dolu bir yıldı. ömrümde hiç olmadığım kadar mutlu günlerim oldu ve bunlar sayıca epey fazlaydı. otuz yılı değerlendirmeye alsam ilk üçe kesin girer ikibinonbir. hiç doğmuş olmamayı dilemek için artık olabildiğince geç o vakit iyi ki doğmuşum. great gatsby'de fitzgerald'ın otuz yaş değerlendirmesini doğum günümden iki gün önce okumuş olmam ayrı bi burukluk bıraktı içimde tabi. ne mi diyor ''otuzuna basma dediğin, on yıl sürecek bir yalnızlığın eşiğine basma, bekar arkadaşların azalması, heves heybesinin hafiflemesi, saçların seyrelmesi, başka ne'' bu fikirde bi hafta geçirdim yani geçen haftaydı bunlar şimdi geçti şimdi sakinledim. tabi hoş hediyelerim de oldu sağolsun arkadaşlarım. kendime de dört tane kitap hediye ettim daha ne olsun.


bu yıl için kendime bir ev diliyorum evet ilk defa bu kadar can'ı gönülden dillendireceğim bir dileğim var.
kendime ait bir odadan geçtim yetmiyor çünkü. oğlum ve kendim için birer oda- bir oturma odası mutfağı içinde bu kadar. gayet sade döşeyeceğim bir evim olsun istiyorum yeşil kadifeden bir koltuk. çalışma odamda kütüphanem bilgisayarım zarif bir tasarımı olan masam bir tane şu sallanan cinsinden bi koltuk. mümkünse ferah bi alana baksın . odalar üç oldu evet farkettim, uyku için elbet çalışma odasını seçecek değildim olsun varsın. dostlarımı sevdiklerimi ağırlamam için ortak tek odamın biraz büyükçe olması gerek sanırım, genişçe bir balkona açılmalı bu oda ve deniz görmeli en azından kokusunu duyacağım bir mesafede olmalı. ankaraya yarım günden daha az bi mesafede olsa ortaçgil küsmez bana sanırım zira pek bi özledim o soğuk memleketi dostlarımı vs. 

Ocak 14, 2012

bana baktığında ne gördüğünü bilmiyorum fonda en sevdiğim melodilerden biri çalıyordu -isimlerinden biriydi şarkı, benim sana verdiğim isimlerden ikincisi- ses kulağına gelmiyordu duyamıyordun, benim en kuytularımda dans ediyordu müzik, karşımda duruyordun uzansan usulca kalbimi alabilirdin eline. uzunca bir müddet aynı şarkıyı dinledim tekrar tekrar her dinleyişimde de aynı duyguyu yakaladım sona doğru bıraktım sonra tekrar yakaladım şarkı binlerce kez başladı bitişini duymadım bile hiç kesilmedi. uzandın usulca sana ait olmayan bir yavaşlıkta sana ait olan bir kibarlıkta usulca evet uzandın ve aldın.
bana ait bir hızlılıkla doğruldum iki büklüm olmuş sarılmıştım dizlerime sıkı sıkıya, doğruldum. hayret dedim sayıklıyordum uyanamamıştım sanki doğruldum ve baktım karşıma ordaydın kalbimin paralelinde bir kalp duruyordu deri kan kemik hiçbirşey görmüyordu gözüm iki tane kalp duruyordu birini alsam öbürünün yerine koysam denk olurdu.

Ocak 11, 2012

dün yoğun koşturmalı epey bi telaşeli bir gündü. az kalsın oğlak burcu olacaktı yeğenim aman aman. neyse gergin biraz afallamış bir öğleden sonraydı yaşadığımız, ben yani teyze anne ve baba olaya yani gelecek olan bebeğe adapte olduk sanırım dün. aynı zaman da benim de doktorum olan zatı muhterem bay mükemmel ukalalığıyla ''daha değil'' dedi bizde bir oh çektik. üstüne oldu olacak zaten işler kaldı dünyanın sonu değil bir de güzel bir yemek yiyelim dedik. gerçi pek bişiy anlamadım yemekten, bayılırım mezgit kızartmaya aslında neyse balıklar ve ben öyle takıldık. ne kadar gerildiysem artık eve yorgunluktan bitmiş bi şekilde gittim bi kahve yaptım, iyice zirveye yaklaşan grip mikrobuma karşı ilaç aldım, kaanla oynadım sonra dizinin teki başladı türk olanından acı içinde insanları süründürdüklerinden dangalak senarist yapımcı ve yönetmenlerin, tekrardı annem izliyormuş gibi yaparken yarı merakla baktım ekrana, olayları biliyorum ne kadar izlemiyorum iğrenç desem de izliyorsun bi şekilde tv odasındaysan kavramak kolay beynin işine geliyor. neden sonuç ilişkisi çorap söküğü gibi geldiği için kavramak çok kolay kolaydı neyse bi sahne beni çok sarstı. ben zaten her an sarsılmaya hazırım da bu başkaydı odada yatan genç değildi gördüğüm kanlar içinde olan yorganın altında yatan ölümdü buz gibi soğuk çok soğuk içim üşüdü. zaten karamsarlaştığım bi andı çok isabetli oldu doğrusu. çalışmaya başladım saat üçü vurdu sanırım tabi fotoğraflarım müziğim ve ben yeni alemlere de daldım çalışmadan sıkıldığım anlarda. yattım uyuyamadım huzursuzluğum mutsuzluğa çarptı mutsuzluğum sessizliğe vurdu öyle debelendim durdum yorgun bedenimle gecenin içinde uyudum. yani gözlerimi kapattım ve karanlık oldu öyle.

DİLEK AKTAŞOĞLU TÜRKAN £££ Mazi Kalbimde Bir Yaradır

hala dal gibi titriyorum dinlediğimde

Ocak 04, 2012

gece

parmak uçlarına basa basa çekilip gidiyordu gece. sanki yorgunluk çıkarmıştı, kanaatkardı  bu kadarı yeterdi ona
sabahki adamı yazacam bişeyler yazmazsam delirecekmişim gibime geliyor. ben mi daha deli görünüyorum kulağımdaki müziğe eşlik ederek yürüyen ben mi ? ya da elindeki telefonu görmeden yanından geçsem kendi kendine konuşan o hatun mu? önümdeki pembe bluz pembe şemsiye ve yazlık ayakkabısının üstünden kısa paçalı pantolonunun arasından pembe çorapları  gözüken adam mı daha aklı uçup gitmiş dururuz merak ederek yürüdüm öyle yokuş aşağı biraz koşmuş ta olabilirim. derin bi isteksizlik hevessizlik hali var üstümde bu bi haftadan biraz eski bir his hal ya da ne derseniz