Aralık 20, 2011

of

      Kalabalık bir aileyiz dört sıkı fıkı kardeş. Erkekler çoğunlukla geride olsa da ufak bi kriz anında ilk aranacak birbirimiz olduk hep, kenetlenmeyi iyi öğrendik yıllar içinde ebevynimizin aksine belki belki onlara inadına neyse geçen hafta askere uğurladık bi küçüğümü, iki kızın ardından gelen kıymetli erkek evlattı o, ilk rakibim tabi böylelikle.  Büyüyene dek iki can düşmanıydık o ispiyoncu bense babasının kuralcı disiplinli erkek gibi kızı. O sakin mizaçlı ablam gibi ben agresif ufaklık gibi böyle ikiye ayrılmıştık bi bütünün içinde. Hayatımın çatırdağı bir dönemdi bi gün yine o kaan ben millette çay içiyorduk bahardı sohbet ediyorduk kaan da oyun oynuyordu döndü ve ''bana sana ne oldu abla''-belki irem demiş te olabilir- dedi artık rakip olmadığım kardeşim. ''Ne olmuş dedim'' gülümseyerek, ''ben yıllarca seni örnek aldım o dik duruşunu asiliğini kendini nasıl bu kadar ezdirirsin'' dedi. Gülümsedim bu sefer hafif kinayeli hafif acı dolu böyle bi sahne. Belki bi gün bu anılarımı biriktirip seinfield tarzı bi film çekerim en absürdünden tabi neyse aslında canım pek bi sıkkın kardeşim askere gitti diye değil o da var elbet ve hatta bu askerlik işi canımı hepsinden çok sıkıyor ya bu değil şimdi anlatacağım içimi delip geçen bi sır verdi bana giderayak kızdım ona neden bana yüklüyorsun neden beni de dahil ediyorsun kendi hatana diye ama iş işten geçmişti kulaklarım duymuş kafamda uğultular belirmişti çoktan. Bazen yaşanan herşeyi en yakınına bile anlatmamak gerek diyordu pazar günü izlediğim dizide bu masum bi yalan değil. Bilene kabus gördüren yaşamını tıkayan bi olayı anlatıp ta başkalarına da bu yükü yüklemek yanlış diyordu. Neden mi paylaşınca eksilmiyor aksine daha da büyüyor. Küllemek gerek derdi babannem. Ne yaparsa yapsın da diyemiyorum derim sadece onu ilgilendirse derim de ne bileyim çok mu abartıyorum umarım ve diliyorum. Yıllarca savrulmamaya çabaladım, ayaklarım yere sağlam bassın istedim kimseye bağımlı olmayayım muhtaç olmamalıyım ama şimdi otuzuma iki ay bile kalmamışken bakıyorum ki yanlış yol izlemişim.  Ben kendimi hiç acımadan eleştirip yargılayıp asarken beni örnek aldığını söyleyen birinin yaptıklarından kendimi sorumlu tutmamalıyım diyorum demeliyim evet.

Aralık 01, 2011

dreamrem

bu dördüncü rüyam hatırlayamamıştım sürekli gördüğüm dördüncü rüyam. bazen devamını görüyorum bu rüyaların ama çoğunlukla aynı mekanlarda yüzlerini net görmediğim aynı insanlarla farklı versiyonları oluyor bu rüyalarımın.
zonguladağa  gitmişiz güya annem babam ben bb var kaan yok. sanki varolmamış gibi hemde sürekli düşünüyorum rüyamın içinde. rüya olduğunun ayrımına varma üzereyim. insanları ziyarete gidiyoruz komşularımızmış girip çıktığımız evler. sonra kaleye çıktığımız yokuşa benzer bir yokuş aslında sadece denize olan açısı aynı. bi sürü yabancı yüz var çevremde onlar taş bir yoldan  çıkıyorlar. ben onlara yarım metre mesafede bi yoldan çıkıyorum yürüdükçe bastığım yer yumuşuyor kalın kum tanelerine dönüşüyor.yarılamışım nerdeyse yolu ama ilerleyemiyorum. ayağımda çizmelerim var bata çıka ilerlemeye çalışıyorum ilerleyemeyince dönüp hızlı hızlı aşağı doğru yürüyorum. inerken hızımı yavaşlatmıyor ama kum ya da çakıl artık tam anımsayamıyorum. çakıl olamaz kum gibi çekiyordu aşağı ayaklarımı.

Kasım 21, 2011

kek aşkı

anne bana kokoolu kek yap diyen küçük dudaklar. ben bilmiyorum oğlum kek yapmayı diye geçiştirme denememe hayııır biliyorsun diyen küçük adam. iş çıkışı eksik malzemeleri almaya markete girdiğimde hazır bi kek alsam mı diye aklımı çelmeye çalışan kötü yanıma direndim ve başardım. mutfak işlerinde üşengecim severim yemek ve pasta yapmayı ama görev olmayacak bu, buna tahammül edemiyorum. bi akşam rötarla kaana kakaolu kekini yaptım. o ciddi ciddi yumuldu, masaya çöreklenmiş kek tabağını tırtıklıyor şimdi:)

gecesi uykusu kabusu cennetin

Gözlerime yapışmış bi yığın yüzle dolu rüyaların kabus kanadında koşturuyordum gece, dün gece, nerdeyse dün bütün gece. böyle gecelerin sabahına omuzlarımda normalin iki misli ağırlıkla uyanıyorum. huzursuzca kafamı kaldırıp bakıyorum gün ağarmış gözlerim yarı açık, sanki bir sakinleştirici geziyor damarlarımda şimdi. dilim ağzımın içinde boşuna dönüyor ses çıkmıyor, harflerim dudaklarımdan süzülüyor sanıyorum ama yüzüme bakanlar duymuyor belli ki. boş gözlerindeki tedirginlik ''iyiyim'' kelimesini duysa rahatlığa dönüşecek sanki. o kırılgan boynumu hafifçe doğrultuyorum yarı uyur bir halde bakıyorum öylece, oğlum kendine kıvrılmış eli yanağının altında uyuyor en sevdiğim uyuma pozisyonunda şimdi o da en çok bunu seviyor belli ki. ona bakıyorum sakin-huzurlu yüzüne. rüyaymış rüyaydı sadece rüya kabusgillerden sakin irem sakin diyorum. başım yastığa yuvarlanıyor yine aynı kabusun içine düşüyorum.

Kasım 03, 2011

kst

honest lullaby 2004 nisanda benim olmuş bi albüm... pek sevdiğim bi arkadaşımın hediyesiydi, beni baezle tanıştırmasına ayrı bi minnettar olduğum güzel insan selam sana:) beni bilen bilir müzikle alakalı hediyelerdir en sevdiğim... kaset formatında olmasından ötürü nerde olduğunu bile unuttuğum bi albümdü zira kasetçalar kullanmayı bile unutacak kadar çok zaman geçti üstünden o devrin. ablam taşınma faslından yerleşme faslına geçtiğinde bulmuş eşyalarının içinde uzun yılların ardından bana geri döndü baez. ne çok kasetim gitti böyle ne titrerdim üstlerine bir zamanlar, şimdi kaset kapağı kitap ayıracım olarak geziyor yanımda. büyülü bir ses baez masal okur gibi şarkı fısıldasa kulağıma hiç kabus görmem sanırım. duruşu tavrı bir yana sırf sesi için bile sevmeye değer onu. elbetteki albümü dinliyorum şimdi walkmanim kulağımda kasetçiden çıkıp çınarlara saptım yürüyorum bu şehrin en sevdiğim yolunda. ordan pempe çiçekli ağaçlardan sağa sapıp doğru millet bahçesine yollanmalıyım şimdi.

Ekim 28, 2011

bu aralar nazan havasındayım dolmuşta ya da yürürken hep göç albümü kulağımda dilimde. elbette ki yağmurdan hareket halindeyken ben hep yağmur yağıyor ve sonbahar geçip gidiyor göç mevsimi ... aslında yazmak istediğim çok şey var ama hevesim yok yazmaya öylece zaman akarken izlemek istiyorum herşeyi bi kenarda bekleyip. yarın kitap klübü toplantımız var kitabıma dönmek istiyorum bir an önce ama aylardır geçiştirdiğim bir yazıyı yazmak istiyorum önce.
bu albümü kaset formatında almıştım yıllar evvel, satın aldığım ikinci bulutsuzluk albümüdür kendileri, ilki yol'du ve onu aldığım zaman henüz lisedeydim ve özgürlük emek ister'i dinlediğinde o vakitler can dostum olan şimdiki arkadaşım bunlar ne diyor farkında mısın irem demişti bana ben de evet ne olmuş demiştim. bu ayrı bir konu başlı başına ama bu değil anlatacağım. güneşimden kaç albümünü epey bir geç aldım -albüm piyasaya girdiğinde on yaşındaymışım doğal tabi geç tanışmam- anladığınız üzere yani albümün çıkışından epey bir zaman sonra ve sayamayacağım kadar da çok dinledim konu bu da değil aslında. albümün kapağı çook öncesinden hafızama kazınmıştı bunu anımsadım aylar evvel bi anda öylece gözümün önüne geldi o sarı kaset kapağı. babaannemlerde geçirdiğim hafta sonlarımdan birinde üst kat komşuları olan oyun arkadaşım elif ablamla vakit geçiriyorduk şuan hiçbir kelimesini hatırlamadığım uzun sohbetler eder, arka sokaklarda serserilik yapardık onla. binanın her katında dört daire vardı ve korkunç kötü çözümü olan dairelerdi bunlar o zaman bile farkettiğim bişiydi bu, yani inşaatla çizimle tasarımla hiç alakam yokken bile düşünün ne derece kötüydü. elif ablam diyordum kapıdan içeri girdiğimizde kocaman bi salona açılan küçücük holden geçmiştik yine, odanın bir köşesinde kocaman hoperlörleri olan büyükçe bir müzik seti vardı cam bölmeli bir dolabın içindeydi. ben o eve her girişimde önce kasetlere yönelirdim elbette. işte o günlerden birinde bana bu albümü göstermiş uzun uzun anlatmış şarkıları dinletmişti hatun bunu hatırladım yıllar sonra.

midnight in paris

woddy allen, parisin her hangi bi güzel köşesinden ya da birden bire owen wilsonın içinden fırlayıp dışarı çıkacak gibi bi izlenim bırakıyor filmi izlerken. uzun zamandır bu kadar çok keyif alarak bi film izlememiştim doğrusu. sinir bozucu bir dahi ancak böyle özetleyebilirim allenı. harika bi eleştirmen woddy allen, kelimeler az kalıyor doğrusu ve paris tek kelimeyle mükemmel. durup seyre dalıyorsunuz şehri sokakları... kurtü, morrisonı biraz daha yürüyünce marilyni, deani görsem sonra buz gibi bi şehirde dostoyevskiyi görsem uzaar gider bu liste. sol kulağım ezberlemeye çalıştığım bir ritme yaslanmış, gözlerim paris sokaklarında geziniyor, bacaklarımı kırıp kollarıma yaklaştırmışım on altımda var yokum biraz şımarık biraz utangaç. tüm derdim müzik:)

Eylül 21, 2011

Metallica - Until It Sleeps (Official Music Video) [HD]



mp3 çalarımda es geçemediğim şarkılar var. bu da onlardan biri. çok severek dinlediğim şarkıların anı olmuyo bazen bu ve bikaç şarkı var dinliyorum hangi havada olursam olayım.klibi ayrı bi severim jamesin son saniyelerdeki sus işaretini klibi izlemezsen bile görürüm: kirk lee genç ve güzelken daha:((

kinyas ve kayra doğurdu:)

en taze kitabım olur kendisi. aynı zamanda blog ve kitap klübü arkadaşım gökçeye tekrar teşekkür ediyorum. kitaplığımdan sürekli faydalanabilir ve geçiktirebilirsin kitabı getirmeyi canım.senin okumalarınla büyür kitaplığım böylece:)))

Eylül 19, 2011

final

Biz hepimiz, sürekli değerli şeylerimizi kaybediyoruz. Önemli fırsatları, olasılıkları, bir daha yerini asla dolduramayacağımız duyguları.Hayatta olmanın anlamını da bu işte. Fakat kafamızın içinde -ben kafamızın içinde olduğunu sanıyorum- öyle şeyleri bellek haline getirebilmemiz için küçük bir oda var. Herhalde, kütüphanenin depo kısmı gibi. Dahası, bizler kendi yüreğimizin de ne durumda olduğunu doğru şekilde takip edebilmek için, sürekli arama kartları yapmak zorundayız. O odayı temizlememiz, havalandırmamız, çiçeklerine su vermemiz gerekiyor. Başka bir değişle sen sonsuza kadar kendi kütüphanende yaşayacaksın.

Eylül 18, 2011

sayın menteşten özür diliyorum

''Saeki hanımın yaşamı, oğlanın öldüğü yirmiyaş noktasında donup kalmıştı adeta.Onun ruhuna çakılan saatin ibresi oralarda bir yerde durmuş''
sahilde kafkayı bitirmeme çok az kaldı ve heyecan dorukta anlatmıycam korkma:)
ikidir sayın menteşe bok atıp duruyorum, dün geceye kadar da bişiy yok yazdıklarında h. murakamiyi kopyalıyor diye düşünüp duruyodum. taki tırnak içindeki cümle onun bana ezberlettiği bi cümlesini hatırlatana dek. yatağımdan kalktım aslında kafka tamura ve nakatanın ayrı ayrı ve sanırım birbirlerine teğet geçecek öykülerini bölüm bölüm okurken kaybolmuştum ormanın derinliklerinde. bugün bütün öğleden sonrayı bağırsak-labirent metaforunu düşünerek geçirdim neyse konu dağılıyor. menteş diyorum özür diyorum sayın menteş halt etmişim. mizah dolu kıvrak dilinizi unutmuşum kitabı okuyalı bir yıl olmuş çabuk unutuyorum maalesef.
''ömrümün gümüş çivisinin çakıldığı an''
bu cümleydi işte. göz kapaklarımın yorgunluktan kapanması dışında hiçbir gücün beni ayıramayacağı kitabımı bırakıp en az bi saatimi tekrar dublörün dilemmasına ayırmamı sağlayan etken cümle. altını çizdiğim yerleri ve bi sürü pasajı tekrar okudum ve keyif aldım notlarımı okurken. özür kocaman kocaman:)

Ağustos 26, 2011

Üç gün önce kendimi, kendime ölümlerden ölüm beğenirken buldum eve dönüş yolumun çöple kesişen noktasında. Dünyamın dışındayken kulağımı müzikle mühürlediğim için etraftan bihaber geziyorum. Müziğin de yan etkisi oluyor bazen ne gibi mi? örneğin yüksek volume baş ağrısı yapabiliyor bu bir. bazen agresiflik demeyeyim de coşkuyla beraber bi delilik oturuyor yüzüme gözlerime,bedenimde gereksiz bi enerji gereksiz çünkü aktaracak bi nesne yada şahış yok fazla enerjiyi. bazen de fazlasıyla dinginlik bunu hüzünlü veya mutsuz diye nitelendiren arkadaşlarım da olmadı değil hani. yanımdan lastik üstü geçen ve beni dıştan gören iki insanın ortak kararı ''mutsuzdun'' ve kanaatlerinin devamı şöyle ''dün sahil kenarında yürürken gördük seni, yüzün çok solgundu '' gerçeğime çok çook uzak dış adı üstünde içe işleyemeyen, yüzeyde kalan, kaygan zeminden akıp giden akışkan bir sıvı dışarda hep kısa bir süre yüzeye temas o kadar. Nerde kalmıştım evet ölümlerden ölüm beğeniyordum bedenime, diyorsunuz ki ne alaka müzikle deyiverin aslında olay sadece müzikle alakalı değil ama müzik baş karakter -aktör mü aktrist mi karar veremediğim için cinsiyet yüklemiyorum şimdilik- ben ve dağınık zihnim ama unutmadım anlatıyorum sabır... benim dışımdaki herşeyi ince bir çizgiyle ayırdım dünyamdan bu beni çok dingin biri yaptı. Hoplaya zıplaya olmasa da çıktım basamakları, trabzandan aşağı sallanarak bakıyorum şimdi kocaman bir gülümsemeye dönüşüyor her bir rıht. Diyeceğim o ki ölümü çok düşünüyorum bu ara...

Şimdi play, melodiyle ayak bastığı mekan değişen her insan gibiyim o an, kendinden geçmiş değil kendini bulmuş bir irem. sadece hafif zafer sarhoşluğu var üstümde. Yanımdan geçiyor koca bi kütle sıcak yüzeyine tüm o güzel fikirlerim, bedenim ve hayatım yapışıyor tokat gibi, gerçeğin benim sözlüğümdeki tanımı bu resim... ve hafifletiyor beni yirmi bir gram. Koca koca bilboardlar nerdeyse yüzde bir dikkat çekici-beyin tokatlayıcı olabilir bu görüntüden. Ölümün kol gezdiği bi diyarda yaşıyoruz... Agresifliğin gerilimi var parmak uçlarımdan başlayarak kollarıma enseme ulaşıp boynumda düğümlenen bir gerilim, ölümü düşündüğüm an kanım bedenimden sürgüne yollanıyor sank, hele kafamdaki kara bulutları hemen kovalamazsam omuzlarıma çörekleniyor ağrı-ağrım oluyor bedenimde, kalbimde keder ve pişmanlığa dönüşüyor elele verip.

İkinci ölüm tasarım şöyle gelişiyor; su-sabun-şampuan üçlüsüyle arındırdığım bedenimden gözlerim vasıtasıyla dışarıya bakıyorum, yaşlı karolarla tavana bir metre kalana dek örülü bir banyodayım, seçtiğim tek karoya baktığım noktadan soluma dönsem onun aynadaki yansımasını göreceğim sadece orda olduğunu biliyorum dönüp bakmıyorum. Koluma girip beraber yürümek istiyor sanki ölüm. Ayağımı ıslak zemine bastığım an canlanıyor göz kameramda; hızlıca ayağının dokunduğu karodan kayıp kafasını sert küvet duvarına çarpıp boynunu kıran biri geliyor ekrana, bulantıya sebep bir görsele dönüşüyorum şimdi.

Ağustos 24, 2011

Yerine göre kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. Sen de,ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. Bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak için yönünü değiştirir. Bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. Tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. Neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan. O fırtına aslında sensindir. O yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir. Orada muhtemelen ne güneş ne de ay,hatta ne yön ne de zaman vardır.Orada kemikleri bile parçalayacak kadar keskin beyaz kum tanecikleri gökyüzünde dans eder.

Ağustos 23, 2011

Replikas & İTÜ MİAM Oda Orkestrası - Bahar (Live)



bahar ve yol en sevdiğim replikas şarkılarıdır. bu yayından hemen sonra haksızlık ettiğim replikas şarkıları bi çığ gibi üstüme gelecek biliyorum ama bende sertabın ''yara''sına benzer tepkimelere neden olur bu yorumu da ayrı bi güzel olmuş hem...

Ağustos 22, 2011

yürüyorum uzunca bir yolda...
hava sıcak, mevsim sonbahar artık mevsiminde olmayan bir sonbahar...
gökyüzü aniden kararıyor... ilk kez güneş tutulmasını izlediğim gün geliyor aklıma onaltı yaşımdayım daha. ilerde üst kata geçiş için kullanılacak merdiven için ayrılan tavandaki üç metrekarelik boşluğu çinkoyla kapamışız ve aradan güneş sızıyor ben biran farkediyorum halıdaki yansımayı... çinkoda açılmış o küçük güneş deliğinden izliyorum şimdi güneş tutulmasını, halıdaki minyatür güneşten tutulmayı kavrayamayarak.
ve o gün işte o gün sahip olduğum ilk canlıyı kaybettiğim gün, hüzünle anacağım bir gün ama ilki değil.
gökyüzünde anlamsız bir kavgaya tutuşuyor sanki bulutlarla hava ve birazdan bir gürültü kopuyor kavga son raddeye varmış gerilim sonunda eyleme dönüşüyor en korkutucu an ve yağmaya başlıyor öfke gökten aşağıya adı:dolu
içini kesip baksan bulut içindeki turun adedini tespit edebileceğin kadar katmanı varmış dolunun.

zaman zaman kafamdan aşağı değil gözlerimden içeri yağan bi sağanak gibi bakışların
dehşete düşüren beni




Ağustos 16, 2011

az

Sahibe hayatı, köle de insanı simgeliyordu ve bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirilir. Bu kadar basit.
İnlemelerin duvarlarda böcek gibi süründüğü yatak odasındaki deri ve metal aksesuarlar ise sadece bir ayrıntıydı. Havaya girmek için. Gerçek hayatta onların yerini kartvizitler, evrak çantaları, kravatlar, içinde eşantiyon parfüm şişeleri olan kadın çantaları, numarasız da olsa yakıştığı için takılan şeffaf camlı gözlükler, renkli lensler, saç boyaları, indirimli epilasyon broşürleri, herkesten gizlenerek zayıflamak için satın alınıp yatak odasına konan spor aletleri, yaramaz çocukların çekildikçe çekilmeye alışan kulakları, radyasyon oranının yüksekliği, otuz yıl vadeyle alınan iki odalı bodrum katları, bütün taksitli alışverişler, kanunlar, polis copları, yedikçe kanser yapan gıdalar, içilmese de kanser yapan sigaralar ve siyasi ya da dini liderlerin nurlu yüzlerindeki porselen dişler alıyordu. Bir de gerçek hayattaki şiddetin önünde ya da arkasında lütfen, rica, özür gibi kelimeler oluyordu. Dolayısıyla insanın, hayatla olan, çoğu acıya, azı zevke dayalı ilişkisini kabullenip oyunu kuralına göre oynaması kesinlikle bir hastalık değildi. Bazı psikologların, sado-mazo gecelere sahip müşterilerine dedikleri gibi. Bu sadece neyin ne olduğunu anlamaktı. Çocukken yaşanan taciz ya da tecavüzlerin tramvatik sonuçlarından ibaret değildi bütün bunlar. Travmatik olan hayattı. Hepsi. Bütün hayat. Her şey. Özellikle de, travmatik gibi durmayan ne varsa. Doğmak gibi. Dolayısıyla, doğum sonrası depresyon yeni annelerin yakalandığı psikolojik bir hastalığın değil, hayatın tanımıydı. Hayatta kalma isteğinin. Hayata rağmen…

Ağustos 15, 2011

göksel kursuni renkler



kurşuni renkler:göksel
sezen
onno tunç
uğurun en sevdiği şarkılardan biri olduğunu yazmıştı bi arkadaşı
o gün bugündür dinleyemiyorum bu şarkıyı
dün fikrimin ince gülünü dinlerken birden aklıma düştü bu şarkı
hüzün
bikaç damla gözyaşı
süzüldü gözümden
ölüm
soğuk
korkutucu
ve yalnız

Ağustos 09, 2011




dolmuştan tam bu noktada indim taşın üstüne oturdum. oturduğum yerden sola döndüğümde denizi görürdüm uzun zaman önce. Şimdi ise denizi örtbas etmeye çalışan ağaçlar, biraz çimen ve yaklaşık iki metrelik topraktan bir tepe... bu yükseltiyi tırmanıp üstüne de karayolunu geçiyoruz şimdi denize ulaşmak için ama diyeceğim bu değildi ne kadar sövsem boş denizi doldurdular sahilimizi mahfettiler desem de boş maalesef.
yaklaşık altmış santimlik taştan duvarın üstüne oturdum, elime kitabımı aldım okumaya ve beklemye başladım. Solaklığımdan kaynaklı mı bilmiyorum ama sola doğru oturuyorum okurken ve bu fotoğrafı çektim kitabı elimden bırakıp bana tam olarak ne hissettirdiğini ifade edemiyorum henüz biraz daha düşünmem gerek. derinlik uçsuz bucaksız bi derinlik hissiydi o an hissettiğim bu başlangıcı tabi kelimelerimin

Ağustos 04, 2011

aralarında boşluklar bırakarak, hayali tuğlalardan örülmüş, hayali bir kule. Zaten yaşam sadece önemli olaylardan ibaret olsa, gelişigüzel el sürülemeyecek, narin bir sırça köşk olur... Ancak gündelik yaşam tam da gazete başlıklarındaki gibidir. Bu yüzden herkes, anlamsız olduğunu bile bile, pergelin ucunu kendi evine yerleştirerek ilgi alanını çizer.

akt

Düzen denilen şey gelip doğanın yerine geçerek,dişlerin,tırnakların,cinselliğin kontrol hakkını ele geçirdi. Böylece cinsel ilişki de, çok binişlik metro biletinin her kullanışta makineden geçirilmesi gibi bir hal aldı. Üstelik, bu çok binişlik biletin sahte olup olmadığının da kontrol edilmesi gerekiyor. Fakat bu kontrol de,düzenin can sıkıcılığına eş değerde, korkutucu ölçüde baş ağrıtan bişey. her türlü diploma... Kontrat, ehliyet, hüviyet, ruhsat, tapu, onay belgesi, kayıt belgesi, ortak kullanım belgesi, sendika kartı, takdirname, senet, çek, geçici izin belgesi, kabul belgesi, gelir beyannamesi, emanet belgesi... Hatta, soy kütüğüne varana kadar... Akla gelebilecek her türlü kağıt parçasının devreye sokulması gerekiyor.
Böylelikle cinsellik, güvenin montunun içine yuva yapması gibi, belgeler arasına gömüldü.

Ağustos 03, 2011

yemek kabus ilişkisi

hafta sonu ablamı geniş ve ferah bir eve taşıdık. yorgunluğum hala geçmedi dün akşam yemekten bir buçuk saat sonra yattım ki bu hiç adetim değildir . hem sağlıksız hem de kabus görme sebebimdir. tabi ki de kabuslarla dolu bir geceydi baş aktörlerden bir çoğu çarşaflı kadınlardı diğeri de pek bi sevdiğim bi arkadaşımın eşi idi. olayların detaylarını pek hatırlamıyorum ama etrafım çarşaflı bi sürü kadınla doluydu boğucu bir rüyaydı onlardan köşe bucak kaçıyordum benimle konuşmasınlar diye. nedense uyandığımda kumların kadınını - kobo abe yani bu ay sarman kitap klübü kitabımız- okurkenki gibi boğulma hissi sarmıştı içimi...
diğer rüyamda arkadaşımın eşini ölmüş gördüm aslında duydum desem daha doğru olur nerdeyse bir gün boyunca -rüya zamanıyla ne kadar sürer bilemiyorum ama çok uzundu bana kalsa- eşinin öldüğünü nasıl söyleceğimi düşündüm durdum. sürekli kendi kendime konuşarak yürüyorum yapmam-söylemem gerekenleri tasarlamaya çalışıyorum.
işyerimdeyim masamda oturuyorum, camdan her daim trafiğin aktığı yola bakıyorum iki caddenin kesişiminde - oturduğum sandalyeden i.caddesini arkama alıyorum- üç katlı eski binanın orta katındayım, beyaz çerçevelerden dışarı bakarken bedenimin binadan çıktığını düz sahanlıksız 23 merdiveni hoplaya zıplaya indiğini görüyorum... her zamanki gibi binadan çıkıp karşıya geçiyorum c.g. caddesindeyim g.caddesine doğru yürüyorum işin garibi kendimi izliyorum iki caddeyi sürekli birbirine bağlıyorum sonra uzaklaştırıyorum sürekli nasıl söyleceğim diyorum nasıl.

marion

sinemada üç küçük hatun, yani biz...
perdede hoş bir öykü güzel işlenmişinden
yüzüne baktıkça gülümsediğin insanlar vardır ya o gülmese bile yanakların yay şeklini alır ona bakarken gayrı ihtiyari öyle bi hatun başrolde...
beden güzelliğinden öte bişey marion cotillard. jeux d'enfantsı izledim ve hatuna bayıldım, ilk görüşte sevdiğim nadir insanlardan.
küçük beyaz yalanların senaristi ve yönetmeni aynı zamanda hatunun eşi olan g.canet -cotillardın jeux d'enfantstaki rol arkadaşı da olur kendisi-
film öyle çok çarpıcı değil ama keyifli bir tat bırakıyor damakta sadece finali biraz fazla gözümüze sokulmuş bakın dostunuzun kıymetini bilin bak bi gün ölür siz ve bencilliğiniz yanınıza kar kalır tarzı bi final olmuş:) Yalnız insan ilişkilerini çok güzel işlemiş hakkını vermek gerek izleyin

warning red

ne oldu da bu mühim kuralları unuttum bilemiyorum
1. surt üstü ve yüzüstü yatmak yok
2. atletsiz gezmek yok
3. ayakları üşütmeyeceksin
4. ağrı kesici kullanmamaya gayret edeceksin bi hafta öncesinden ve mümkünse antibiyotik kullanmayacaksın o ay
5. bilmelisin ki gereksiz öfken hep ondan

Temmuz 23, 2011

dalgın

ara ara dalıyorum ekrana bakarken, beynimi çalıştırıyorum evet bunu yapmayı çok iyi bilirim örtbas etmek için içimde bağıran diğerlerini. dalıyorum öyle bi on saniye kadar sonra hüzünlü gözlerle ekrandan yansıyan yüzümü görüyorum, gözlerimde hafiften yaşlar belirmiş. sol elim boynuma yada yüzüme yaslı. elim sıcak çok sıcak sanırım bu sıcak beni kendime getiriyor daldığımı o an farkediyorum elimi tutup öpesim geliyor. dudaklarım bana ait değil sanki bi hayal öpüyor elimi, avcumun içi dudak olmuş yanağımı öpüyor. sakinim huzurluyum ama kederliyim

Temmuz 10, 2011

parklar boştur kanepeler ıslak...

fırtına habercisi bi düş gördüm gece dün gece onca güzelliğin içindeydim oysaki...
sayıklayarak yazmam gerek şimdi.
düşteyim şimdi bişeylerden kaçıyorum yine, evet evet hızla uzaklaşmaya çalışıyorum. mekan tanıdık bu sefer. hayatımın uzun bölümünün geçtiği mahalle; kumyalı. okulumun alt sokağının ardındaki sokak, ara sokakları hızla geçiyorum arada bi arkama bakıyorum iki adam kumral orta boylu fazla normal tipler yeterli mesafedeler ama takipteler, kadından bozma bi erkek sanki biri onu dikkatlice süzüyorum sanki uyanınca hatırlayacakmışım gibi, takip ediliyorum manasız geliyor ama içimde bir ürperti var. gündüz, sanırım öğleden sonra ama sokaklar boş...
kaçış; beynimin bedenimin sol kanadını korumaya alışı yine ve hep böyleydi.

Duman - Elimde ki Saz Yeter Canıma

Haziran 30, 2011

Haziran 19, 2011


Büyükçe bir ormanın ortasında gizlenmiş toprak bir tenis kortu büyüklüğünde açık bir alan, alanın sol kanadında havada asılı duran bir nesne, nesneye ateş etmeye hazırlanan parmaklar ve bir göz durduğum yerden gördüğüm. Ben o küçük nesne ve silah eşkenarından bir üçgen oluşturuyoruz üstten bakıldığında -her zaman bir seyirci vardır bu seferki benim bedenim-
Ve ateş ediyor  parmaklar, birkaç saniye havada asılı kalıyor kurşun şimdi düşünme vakti… Ben ve silahı tutan zihin düşünüyoruz, algı yavaşlıyor bende, zaman akıyor ve isabet ediyor hızla kurşun nesneye önden ufak bir delik açıyor sarsılıyor nesne arkadan hızla parçalayarak çıkıyor kurşun. Birkaç dakika kalıyoruz öylece usulca silahını kılıfına koyuyor parmaklarından kan damlayan göz ve ardına bakmadan hızla uzaklaşıyor güvensiz alandan…
Kulağımda tek seslik bir haykırış kalıyor, içimde yankılanan ateş sesine dair

Fazil Say - Vatan Haini (Nazim Hikmet)

Haziran 12, 2011

seni sevdiğim bi zaman vardır elbet hatırlayamıyorum

seçmedim ki hiçbirini ben
ben seçmedim
seçmezdim seni
yanyana gelip kulağımdan içeri girdiğinde beni deliye çeviren harflerin tek tek cümlelerinden kopsun
seninle beraber kanyonumdan aşağı düşsün yok olsun izlemek bile istemiyorum o sahneyi basıp gitmek istiyorum
kanımdan al, al hepsini istemiyorum sana ait bişeyi bedenimde

Haziran 08, 2011

sstm

ani bir fren yaptım
durdum sustum
beynimin içindekilerin zıttını söyledi uzun zaman dilim
belki zıttı biraz fazla oldu
belki değil neyse
susmak istiyorum sadece

Haziran 01, 2011

an gelir

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar

gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şataraban ölür
şarabın gazabından kork

çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür
an gelir
ömrünün hırsızıdır

her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür
son umut kırılmıştır

kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar baki
çeşmelerden akar sinan*
an gelir
-la ilahe illallah-
kanuni süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman

şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiirler söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır zaman
an gelir
attila ilhan ölür

Mayıs 31, 2011

an

bi an gelir ve herşey manasız gelir... manaya vardırmaya, biraya getirmeye çalıştığım kelimlerim vardı haftalardır üstünde sürekli düşündüğüm, bugün birden uçup gitti hepsi uzay boşluğuna... bomboşum şimdi

Mayıs 27, 2011

ey uyku_2

Kova

Tüm burçlar içinde en çok rüya görenler Kova burcudur. Genellikle de bu rüyaları canlı bir şekilde hatırlarlar. Rüyaları birçok farklı sembol içerir ve çoğu zaman kendilerini sıradışı ve karmaşık durumlarda bulurlar. Uykuları huzurlu olsa da, uyurken sıklıkla konuşurlar.


Mayıs 15, 2011

ey uyku

ne güzel bişeysin sen öyle...
karnaval kadar olmasa da rengarenk bir parkta oynayan milyonlarca çocuğa camdan bakan bir çocuk...
camdan odası bir çocuğun, içi alabildiğince rengarenk çeşit çeşit oyuncak olsa kaç yazar şimdi ona ...
üçüne varmamış bir çocuğa yapılacak en ağır hakaret, parkı tam ortalayan bir pencerede onu bırakmak... olmayı istediği yere on metre kadar yüksekten bakıyor ama ulaşamıyor...
heyecanlanıyor; o yaştaki bi çocuk kadar ışıl ışıl gözleri, olması gerektiği kadar, cama yapıştırdığı küçük parmakları sabırsız, heyecanla atlıyor parka kafa üstü düşüyor koltuktan... korkmayın mindere düşüyor korkmayalım her düşüşün altında bir minder bulundururum ben... hassas etlerinizi korumayı bilirim


Mayıs 14, 2011

duy

bazen budalalığımızı kavramak için bir sese ihtiyaç olur evet bu böyledir... biri yanından geçerken yüksek sesle bi sır verir kulaklarına, duyarsın yada duymazsın bu kadar basit. senin tercihin bile değildir algı açıktır alırsın, kapalıdır duymazsın geçer gidersin yada o söyler ve gider. neticede duymak kavramayı da sağlamaz bazen evet bazen böyledir. bende şöyledir; budalaca bi cesaret kasıp kavurur içimi bazen, sırf cesur olmak için de değildir. sebebini biliyorum evet o an orada olamadığım anları yakalamaya çalışma çabasıdır bendeki... sevdiğim bişey budalalık; kendimi koruduğum bi alandır, korumaya almışım budalalık maskesinde iremi

takın maskeleri şimdi ve sonra...

sarman kitap klübümüzün son kitabı kendisi... ilk altmış sayfayı zorla evet zorlamayla okudum, geri kalan 135 sayfayı bi çırpıda bir gecede yani dün gece okudum. beni ölesiye sarstı bu kitap, bunun neden olduğunu tam kestiremiyorum şimdi düşününce büyülenmiş gibiyim, sabah üçe kadar okudum maskesini kendine yukio diyen adamın ağzından... yazara tutuldum, debelenişine vuruldum sanırım. hastalıklı bir çocukluğa doğmuş bir erkeğin oluşumunu kendini tanımlayışını ve tamamlayaşını izledim kitabı okurken... biz 15 bayandan oluşan bir topluluğuz ve sanırım benim gibi diğerleri de eşcinsel bir erkeğin ağzından bu kadar çıplak bir anlatıma hayret etmişlerdir, sarsıcı olan da buydu... gece uyuduğum dört buçuk saatte de ara ara uyanıp ağzımın içinde debelenen dilimde yukionun sözleri vardı.  Onun kelimeleri mi benim sayıklamalarım mıydı bilmiyorum aslında...

Mayıs 11, 2011

20+

bi türlü gelmek bilmeyen bahar yüzünden mi yani bu kadar tantana? yaklaşan bayansı hallerden mi bilemiyorum. bildiğim şu ki mayısın ortasına geldiğimiz halde hala kazakla gezmek, ısıtıcıların çalışması canımı sıkıyor, bi noktaya kadar yağmuru severim tamam ama güneş istiyorum-uz artık. yaşlandığımı bana bağıra bağıra anlatan romatizmal ağrılardan bahsetmiyorum bile...


YAĞMUR KAÇAĞI: ATTİLA İLHAN
 
elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni  götürecek yoksa beni
 
geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa  eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni
 

 

Mayıs 08, 2011

çocuklari satin!

tarihin; dikkat edin yalnızca müzik tarihinin değil, düpedüz dünya tarihinin son iyi adamı kurt cobain öldüğünde hepimiz yalnız kaldık. hâlâ da yalnızız ve hiç kimsenin dolduramayacağı bir boşluk hissi var içimizde. öyle kalbimizdeki boşluk falan değil; kalpteki boşluk doldurulur, hem de tıka basa doldurulur istenirse!

kurt'un yarattığı boşluk tamamen yerkürenin katmanlarıyla ve atmosferin kimyasal yapısıyla ilgili. dünyanın diyalektiği işte; bazen bir kişi ölünce dünya boşalır, bin kişi aniden ölüverse dünya rahatlar, nefes alır!

kurt'un önemi ayrıntılarda gizli. bacaklarını bir tavuskuşunun kuyruğu genişliğinde açabilen courtney'le otel odasında yatarken, yerde ölü bir kuş bulduğunu biliyoruz. kuşun üç tüyünü yolarak birinin kendisini, diğerinin courtney'i, üçüncüsünün de doğacak çocuklarını simgelediğini söylemesi önemli. lüks bir otel odasında ölü bir kuş bulabilmek de ayrı bir beceri tabii. ayrıntı bu işte!

çaresizce sevinelim mi şimdi? che baskılı tişörtleriyle medya plazalarda boy gösterenler, şimdi de kurt'un sekiz yüz sayfa tutan günlüğüyle oyalanıp "ay çatlak bu adam; baksana ne yazmış!" diye birbirine okuyarak kıkırdayacaklar.

oysa kurt "don't read my diary when i'm gone" demiş. "if you read, you'll judge" demiş bir de. az sorumluluk değil bu. yeryüzünde kaç kişi var bu yükü omuzlarında taşıyabilecek; göreceğiz!

courtney'in el yazması günlüğü yüksek bir fiyata müzayedede sattığını biliyorduk. şimdi çözülmesi gereken denklem şu; acayip paralar karşılığında bu günlük satılmalı mı, yoksa kurt'un dediği gibi; yiyecek için çocukları mı satmalıyız!

tam da bu noktada "sell the kids for food..." diye bağırmak geliyor içimden. canınız cehenneme!


Mayıs 03, 2011

her saniyesini soluksuz izlediğim ender yerli dizilerden biridir kendisi çok severdim severim izleyesim bile geldi :) müziği de güzel daha ne olsun memeeet:)

Nisan 21, 2011

umur-sa-mam

içinde doğduğun kuyuya vurmuyor mu artık ışık...
karanlıkta kal hakediyorsun mesnetlice...
ağır metal tadı mı bıraktığını sanıyorsun damağımda öyleyse san...
sanmakla da kal...
güneşimi kesemezsin artık...

Nisan 20, 2011

dream

bana ne olduğunu bilemiyorum ipin ucu kaçmak üzere sanki... akşamki zihin uyuşukluğumdan kalma olabilir bu hal bilemiyorum... sol omzumda kocaman bulanık yeşil renkli bir çekirgeyle sohbet ediyordum rüyamda. yıllarca rüyalarla yaşamını sürdürmüş bir insandım evet ama o dönemde rüyalarımda gördüklerim yani dostum, arkadaşım olanlar en azından insandı, yüzlerini şuan ayak bastığım dünyada görmediğim suretler ve mekanlar...

Nisan 18, 2011

byz

Bu bir yolculuk heyecanıdır...
Belli belirsiz bir özlemişlik; kollarımın arasında tuttuğum kavramaya çalıştığım sıkıca; bilinmeyene, tadılmamışa, yaşanmamışa...
güneşli olmalıdır; devre arası olmadan durmaksızın koşulan bir futbol maçı kadar zamanım bulut seviyesindeyken... arta kalan dörtbinikyüzotuz dakikam köpük köpük
Ve yanaklarımdaki tebessüme denk düşmelidir gözündeki ışık… bir parıltı geçer gözlerimden o an yalnız dışardan bakanın gördüğü
Görüş alanına girdiğim an, içinde kaybolduğum labirentin girişi gözlerin… Adımımı attığım an kaybolmaya mahkum olmadığım bir mekan artık…
Şu saniyeye dek duyduğum tüm sesleri kaydetmiş bir zihin sahip olduğum ve bana ait olan tek şey…  Bulanık zihnime inat, buzları çözülsün diye ovuşturuyorum parmaklarımı,  parmak uçlarımla yokluyorum etrafı, gözlerim bağlı körebe oynuyorum el yordamıyla şimdi, içerdeyim…

Ara ara rahat nefes almama izin verse de bir türlü kırılgan boynumu bırakmayan iki güçlü el hissi olurdu diyorum bu anı düşündüğümde boğazımda. Ayaklarımda da; insanların adını yanlış belleyip manasını kavrayamadan ezberledikleri ve her ezber gibi yaşarken unutulan sevgiden zincirler…  Oysaki sakinim ve de bu hissiyattan olabildiğince uzağım…
Es geçilmiş tüm zamanların intikamını almalıyım diyorum sadece…

tehdit


Çabuk tercihini yap! Diyorsa sol göz çukurumun hemen yanında yerini almış şakağıma, her yanı ölüm soğuğu kaplı metal yığınını dayamış, elinde tuttuğu cismin ağırlığını kavrayamayan onu seslendirmekle yükümlü kişi, ‘’görmemeyi yeğlerim duymamaksa diğer seçenek derim elbet’’ içimdeki öfkenin buz gibi yansıması, muhatabını susturan keskin bir rüzgar geçer gözlerimden, en son gördüğü görüntü katili olan iki yuvarlak dokular toplamıdır mevzu bahis… tamam derim gözlerimi alın yeterince gördüm ama duymalıyım onsuz olmaz…

Nisan 16, 2011

güzellik

    Yabani oluşu nedeniyle daha da bi sevdalandığım bi meyvedir kendileri. Toplamayı ve elbette ki dalından yemeyi en sevdiklerimden hem de, yaz bitiminde okullar açılmadan yani eve dönmeden sefasını sürdüğüm bi meyvedir böğürtlen. Şimdi üzerinde beton blokların bulunduğu arsa üstünde bir vakitler kocaman bir çilek bahçesi mevcuttu, kuzenimle beraber içerisine dalıp yerlerde sürünmek suretiyle şeker komasına girene dek yerdik onları... çilek olsun yiyelim bari böğürtlenin mevsimine epey var:(

Nisan 14, 2011

grsn

yer
tarih
zaman
ısı
osmanağa meydanı
12.04
18:05
 9 derece
osmanağa meydanı
14.04
18:05
25 derece
bulancak meydanı
14.04
18:30
21 derece

Nisan 13, 2011

kaç

Yazarak kurtulmam gerekiyor sanki rüyalarımdan şimdi … belli belirsiz bir tedirginlik var bakışlarımda, kabus görmedim aslında kabus gördüğüm zamanlarda olurum böyle gündüz karabasan görmüş gibiyim şimdi… içimden sessiz bir çığlık yükseliyor, küçük bir kızım karanlıkta yalnızım korkuyorum yine onlar çöreklenmiş zihnime beynime baskı yapıyorlar kalbim hızla çarpıyor, yerinde olmayan her şey için bi çığlık kopuyor içimden. En son ne zaman olmuştu hatırlamıyorum bu halimi uzak geliyor şimdi o an, ne yapıyordun kurtulmak için düşün irem… kara kitabı okumayı bitirdiğim gece geliyor aklıma, ne uzun bir geceydi sabaha varmayan, kimsenin bi türlü uyanmak bilmediği bi sabah güneşli bir Pazar günü şuan olduğum gibi panik bi halde aynalara baka kalmıştım gerçeği sanki ayna söyleyecekti bana, ağzımın içinde sürekli aynı cümleyi sayıklayan bir dil...

home beyt ev


Yine aynı ev yine aynı rüya kaldığı yerden devam etmiyor. iki rüyam daha var bu evle alakalı olarak anımsadığım belki sadece dönem olarak aynı, mekan farklı da olabilir. 4 rüya var şimdi aklımda ilki yol altında bir ev; eskiden yaşadığım bir evmiş yıkılmış yerine ona benzer bir ev yapılmış kocaman pencereleri var, ılık bir rüzgar esiyor ve perdeler uçuşuyor ben karşıdan özlemle evime bakarken, ilki bu kadar rüyamın… ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum ama eski epey , 4 yıllık var en azından bu da rüya zamanıyla çok uzak bi geçmiş şu ana… ikinci rüyam dün geceki rüyam -ilkinin devamı olduğu için zamana göre sıralamadım-  yanımda biri var bi ufaklık bu evin yanındaki eve taşınıyormuş öğreciymiş sanırım bi akrabalığım var ama anımsayamıyorum yüzünü pek neyse evi tutmuş, içeriyi kolaçan ediyorum odalara girip çıkıyorum eski ama temiz bir ev eşyalı, hiç susmadan bişeyler anlatıyorum ona. Durup yandaki eve –evime- bakıyorum cephesi beyaz renkte siding kaplı, küçük pencereleri var ev sanki minyatür gibi içine cücelerin sığabileceği kadar küçük değil ama üç katlı ev 1.5 kat yüksekliğinde ancak var… rüyam karman çorman mantık hataları dükkatimi çekiyor ama önemsemiyorum üstümde yine ‘’olsun’’ havası var. 3.rüyam kabusvari bir havada cereyan ediyor siyah demir bir kapıdan içeri giriyorum kapının yüksekliği çok fazla, genişce bir avluya açılıyor içeriye giriyorum bir salıncak var katedral havasında bir bina, yine yalnız değilim ve yine yüzü silik biri varlığını hissettiğim ama suretiyle hiçbir bağım olmayan bir yüz yanımda duran. Birisi çıkıyor binadan ve bizi kovalıyor girmek yasakmış kaçıyorum yanımdaki ile sadece hemcinsim olduğunu anımsıyorum dar karanlık bir koridorda koşuyoruz ardımızdan gelen yok… son rüyamı unuttum